“Bazı geceler yalnızca yaşanmaz… Bazı geceler, ömrün geri kalanını da birlikte yaşatır.”
Ben ise onu hiçbir zaman yalnızca bir tarih olarak göremedim.
Çünkü bazı geceler vardır…
Geçip gitmez.
İnsan o geceden çıkar…
Ama o gece insanın içinden hiç çıkmaz.
Bugün, o gecenin üzerinden tam on yıl geçti.
On yıl…
Dile kolay.
Bu on yılın içinde insanlar değişti.
Makamlar değişti.
Görevler değişti.
Hayatlar değişti.
Dost bildiklerimiz değişti.
Hatta bazıları safını bile değiştirdi.
Ama benim hafızamda 15 Temmuz gecesine ait tek bir an bile eksilmedi.
Çünkü o gece sadece bir darbe girişimi yaşanmadı.
O gece…
Bir milletin iradesiyle, hainliğin en karanlık yüzü karşı karşıya geldi.
Karşımızda; yıllarca devletimizin damarlarına sinsice sızan, milletimizin vergisiyle alınan silahları yine bu millete doğrultan hain FETÖ terör örgütü vardı.
Karşımızda…
Bu ülkenin bayrağına…
Devletine…
Milletine…
Ve geleceğine kasteden alçak bir ihanet vardı.
İşte bu yüzden…
Ben bu satırları bir öfkenin etkisiyle yazmıyorum.
Birilerine kahraman olduğumu anlatmak için de yazmıyorum.
Bugüne kadar hak etmediğim hiçbir unvanın peşinden koşmadığım gibi…
Bugün de geçmişe dönük bir alkışın peşinde değilim.
Çünkü ben o gece yalnız değildim.
Benim gibi ismi hiçbir zaman bilinmeyecek binlerce insan vardı.
Kimisi köprüdeydi…
Kimisi havalimanında…
Kimisi bir belediyenin önünde…
Kimisi ilçe başkanlığında…
Kimisi emniyet müdürlüğünün kapısında…
Kimisi sadece elindeki ay yıldızlı bayrağıyla dimdik ayaktaydı.
Ve inanıyorum ki…
Tarih, yalnızca adları bilinen kahramanlarla yazılmaz.
Bazen tarihin yükünü…
İsmi hiç anılmayan insanlar taşır.
Ben de kendimi hiçbir zaman o gecenin kahramanlarından biri olarak görmedim.
Ben sadece…
Vatan söz konusu olduğunda gerisini teferruat bilen…
Üzerine düşeni yapmaya çalışan…
Bu milletin sıradan bir evladıydım.
Belki çoğu kişi beni gerçek ismimden önce “Mikrofon Delisi” olarak tanıdı.
Yıllarca mikrofon elimdeydi.
Haber peşinde koştum.
Radyo programları yaptım.
Televizyon ekranlarında programlar hazırladım, sundum.
Mikrofon uzattım.
Soru sordum.
İnsanların sesi olmaya çalıştım.
Ama 15 Temmuz gecesi…
Hayat bana ilk kez mikrofonu bırakıp, vatanı tutmayı öğretti.
O gece artık ne gazeteciydim…
Ne televizyon programcısı…
Ne radyo sunucusu…
Ne de basın danışmanı…
O gece yalnızca…
Bu bayrağın altında doğmuş…
Bu ezanla büyümüş…
Bu toprağa borcu olduğunu bilen bir Türk evladıydım.
Ve bugün…
Aradan geçen on yılın ardından…
Kalemi elime almamın tek bir sebebi var.
Unutulmasın diye…
Unutturulmasın diye…
Ve benden sonra gelecek evlatlarım…
Torunlarım…
Bu ülkenin hangi badirelerden geçtiğini merak eden herkes bilsin diye…
Çünkü bazı hatıralar anlatılmazsa eksilir.
Bazı şahitlikler yazılmazsa zamanın içinde kaybolur.
Ben ise…
Kaybolmasın diye yazıyorum.
Çünkü bu satırlar, sadece benim hikâyem değil…
Aynı gece aynı duyguyla sokağa çıkan…
İsmi bilinmeyen bütün görünmeyen kahramanların da sessiz şahitliğidir.
15 Temmuz 2016…
O geceyi bugün hâlâ dün gibi hatırlıyorum.
Çünkü o gece sadece tankların yürüdüğü…
Uçakların alçaktan uçtuğu…
Silahların konuştuğu bir gece değildi.
O gece…
Hain FETÖ terör örgütünün, bu aziz milletin iradesine, devletine, bayrağına ve geleceğine kastettiği alçak darbe girişiminin yaşandığı geceydi.
O gece…
Bir milletin cesaretiyle…
Bir avuç hainin ihaneti karşı karşıya geldi.
Kimileri televizyon karşısında ne olduğunu anlamaya çalışıyordu.
Kimileri marketlere koşuyor, rafları boşaltıyordu.
Kimileri ATM’lerin önünde kuyruk oluşturuyor, parasını çekip belirsizliğe hazırlanıyordu.
Ben ise yıllarımı haberin içinde geçirmiş, radyo ve televizyon programları hazırlayıp sunmuş, gazetecilik ve basın danışmanlığı yapmış biri olarak, gelen ilk bilgilerden bunun sıradan bir hareketlilik olmadığını hissetmiştim.
Henüz televizyonlarda olağanüstü yayınlar başlamamıştı.
Henüz TRT ekranlarında milletin hafızasına kazınacak o korsan bildiri okutulmamıştı.
Henüz Sayın Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan, aziz milletimizi meydanlara davet eden o tarihi çağrısını yapmamıştı.
Ama ben beklemedim…
Çünkü bazı anlar vardır…
Dakikalar bile geç kalmaktır.
Kaderin ilginç bir tecellisidir…
O dönem İstanbul Büyükşehir Belediyesi iştiraki Medya A.Ş.’de görev yapıyordum.
Kaderin ilginç bir tecellisidir…
15 Temmuz günü izinliydim.
Beni yakından tanıyanlar bilir.
İzin kullanmayı seven biri olmadım.
Çünkü çalışmayı severdim.
Üretmeyi severdim.
Bulunduğum her yerde sorumluluk almayı severdim.
Bugün geriye dönüp baktığımda ise şunu daha iyi anlıyorum.
Meğer Rabbim beni o gün başka bir nöbete hazırlıyormuş.
Çünkü ben o gece görev yerimde değildim.
Ama vatan görevimin tam ortasındaydım.
O an içimde tek bir düşünce vardı.
“Bulunduğum yeri korumalıyım.”
Ne bir makam düşündüm…
Ne bir unvan…
Ne de sabahı görebilecek miyim diye hesap yaptım.
Hayatım boyunca inandığım bir söz vardır.
“Vatan söz konusuysa gerisi teferruattır.”
O gece bu söz, benim için sadece söylenen bir cümle değil…
Yaşanacak bir sorumluluktu.
Evden çıkarken geriye dönüp bakmadım.
Çünkü insan bazı gecelerde…
Evine değil…
Vicdanına döner.
O gece ilk yaptığım şey…
Ortaya çıkan tablonun sıradan olmadığını ilk dakikalarda hissetmiştim.
Sokağa çıkar çıkmaz elim telefona gitti.
İlk aradığım isimlerden biri, dönemin AK Parti Bahçelievler İlçe Başkanlığı İdari Amiri İbrahim KARAHAN Ağabeyim oldu.
Sesimdeki telaşı hissetmiş olmalıydı.
Çünkü fazla soru sormadı.
Sadece dinledi.
Ben ise tek cümle söyledim.
“Abi… İlçeyi açın. Geliyoruz. Durum ciddi.”
Dakikalar sonra ikinci telefonu yaptım.
Bu kez dönemin AK Parti Bahçelievler İlçe Başkanı Avukat Zülküf TÜRKOĞLU ile görüştüm.
İlk andan itibaren aynı düşüncedeydik.
Beklemek yoktu.
Tereddüt yoktu.
Bu ülkenin iradesine sahip çıkmak vardı.
Ardından telefon rehberimdeki isimler peş peşe çevrilmeye başladı.
İlk olarak sevgili kardeşim Savaş DEVELİOĞLU…
Sonra Volkan DEVELİOĞLU…
Tarık KASARCI…
Cengiz KASARCI…
Ve o dönem Bahçelievler Rizeliler Derneği’nde basın danışmanlığını yaptığım kıymetli büyüğüm Mehmet MERCAN Başkanım…
O telefonların hiçbirinde uzun uzun konuşmadım.
Hiçbirine “Gelir misiniz?” diye sormadım.
Çünkü bu gece davet gecesi değildi.
Bu gece…
Vatan nöbetiydi.
Ben sadece şunu söyledim:
“İlçede buluşuyoruz. Bu gece evde oturma gecesi değil; vatana sahip çıkma gecesi.”
O telefonların hiçbirinde mazeret duymadım.
Çünkü bazı insanlar vardır…
Onlar için vatan sevgisi çağrıyla başlamaz.
Vicdanla başlar.
Telefonları kapattığım anda artık bekleme zamanı bitmişti.
Sokağa çıktığımda İstanbul’un üzerinde tarif edilmesi güç bir sessizlik vardı.
Öyle bir sessizlik ki…
İnsan, biraz sonra kopacak fırtınayı hissediyordu.
Yollar bomboş değildi.
Ama henüz kalabalıklar da oluşmamıştı.
Bazıları neler olduğunu anlamaya çalışıyordu.
Bazıları hâlâ bunun kısa süreceğini sanıyordu.
Ben ise içimde tarif edemediğim bir hisle Bahçelievler’e doğru ilerliyordum.
Çünkü biliyordum…
Bu gece evde oturulacak bir gece değildi.
İlk durağımız AK Parti Bahçelievler İlçe Başkanlığı oldu.
Kapılar açıldı.
İçeride ilk andan itibaren büyük bir hareketlilik başladı.
Henüz meydanlar dolmamıştı.
Henüz televizyonlar bütün gerçeği anlatmıyordu.
Ama biz artık neyle karşı karşıya olduğumuzu anlamıştık.
İlçe Başkanımız Sayın Avukat Zülküf TÜRKOĞLU da ilk andan itibaren sahadaydı.
İnsanları organize ediyor…
Gelecek haberleri takip ediyorduk.
O an kimsenin aklında makam yoktu.
Unvan yoktu.
Siyaset yoktu.
Hepimizin ortak kimliği yalnızca bir taneydi.
Türkiye Cumhuriyeti’nin evladı olmak.
İlçe Başkanlığı’nda buluştuktan kısa süre sonra aldığımız bilgiler, Bahçelievler Belediyesine yönelik bir hareketlilik olabileceğini gösteriyordu.
Tam o sırada Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın Atatürk Havalimanı’na geleceği bilgisi ulaştı.
Artık tek noktada kalmak doğru değildi.
Bulunduğumuz yerde kısa bir değerlendirme yaptık.
Ve iki gruba ayrıldık.
Mehmet MERCAN Başkanım, Cengiz KASARCI ağabeyim, ve Tarık KASARCI kardeşim
Atatürk Havalimanı istikametine yöneldi.
Ben ise…
Savaş ve Volkan DEVELİOĞLU’yla beraberinde ki arkadaşlar ile birlikte Bahçelievler Belediyesine geçtim.
Belediye binasının önünde nöbet tutmaya başladık.
O an aklımızdan geçen tek bir düşünce vardı.
“Burası bu milletindir.”
Ne olursa olsun…
Teslim edilmeyecekti.
Bir süre sonra yeni bilgiler ulaştı.
Bu kez hedefin Bahçelievler İlçe Emniyet Müdürlüğü olabileceği söyleniyordu.
Hiç tereddüt etmedik.
Elimize Türk bayraklarımızı aldık.
Ve yürüyerek emniyet müdürlüğüne doğru yola çıktık.
Bugün gönül rahatlığıyla söyleyebilirim ki…
O gece Bahçelievler İlçe Emniyet Müdürlüğü önüne ulaşan ilk vatandaşlardan biriydim.
Bahçelievler İlçe Emniyet Müdürlüğü’nün önüne ulaştığımızda…
Gece artık bambaşka bir hâl almaya başlamıştı.
Dakikalar ilerledikçe kalabalık büyüyor…
Bayraklar çoğalıyor…
Yüzlerdeki endişe ise yerini kararlılığa bırakıyordu.
Hiç kimse birbirini tanımak zorunda değildi.
Çünkü o gece bizi tanıştıran şey isimlerimiz değildi.
Aynı bayrağın altında buluşmuş olmamızdı.
Bir taraftan yeni haberler geliyordu.
Ankara’dan…
İstanbul’un farklı noktalarından…
Boğaziçi Köprüsü’nden…
Atatürk Havalimanı’ndan…
Her gelen haber, hain FETÖ terör örgütünün bu millete nasıl büyük bir ihanet hazırladığını biraz daha gözler önüne seriyordu.
Ama ilginçtir…
Korku yerine öfke büyüyordu.
Öfke yerine ise cesaret…
Kimsenin elinde silah yoktu.
Kimsenin üzerinde üniforma yoktu.
Elimizde sadece ay yıldızlı bayraklarımız…
Dilimizde dualarımız…
Yüreğimizde ise tek bir inanç vardı.
“Bu vatan sahipsiz değildir.”
O gece dönemin Bahçelievler İlçe Emniyet Müdürü Sayın Kenan Şaban Süzgün de vatandaşlarla birlikte aynı kararlılığı taşıyordu.
Aradan yıllar geçtikten sonra bana söylediği bir cümleyi hiçbir zaman unutmadım.
“O gece ilk yanımda sen vardın. Allah razı olsun.”
Belki bazı insanlar için bu sıradan bir teşekkür cümlesidir.
Benim için ise ömrüm boyunca taşıyacağım en kıymetli hatıralardan biridir.
Çünkü bazen bir insanın gönülden ettiği dua…
Verilebilecek en büyük madalyadır.
Dönemin Bahçelievler İlçe Emniyet Müdürü Sayın Kenan Şaban Süzgün, eline megafonu aldı.
Gece boyunca yaşanan bütün belirsizliğe rağmen…
Sesinde en küçük bir korku yoktu.
Yorgundu…
Ama dimdik ayaktaydı.
Aradan on yıl geçti.
Ama o konuşmanın ruhunu…
Bize verdiği güveni…
Yüreğimize işlediği cesareti hiç unutmadım.
Milletimize güvenmemizi söylüyordu.
Devletimizin dimdik ayakta olduğunu söylüyordu.
Birlik olmamız gerektiğini…
Provokasyonlara kapılmadan bulunduğumuz yeri terk etmememizi…
Sağduyumuzu korurken, vatanımıza da sonuna kadar sahip çıkmamız gerektiğini anlatıyordu.
O konuşma…
Sadece bir emniyet müdürünün yaptığı rutin bir hitap değildi.
O gece orada bulunan yüzlerce insanın yüreğine cesaret veren…
Kararlılığımızı daha da pekiştiren…
Unutulmayacak bir duruştu.
Megafondan yükselen her cümle…
Kalabalığın içindeki endişeyi biraz daha azaltıyor…
Yerine ise inancı, birlik ruhunu ve mücadele azmini koyuyordu.
Konuşma bittiğinde meydanı tekbir sesleri doldurdu.
Bayraklar biraz daha yükseğe kalktı.
Ve ben o an şunu bir kez daha hissettim.
Bu millet korkmuyordu.
Çünkü karşısında yalnızca bir emniyet müdürü değil…
Devletinin dimdik ayakta duran iradesini görüyordu.
Gazeteciliğin bana kazandırdığı refleksle zaman zaman telefonuma uzanıyor, gelişmeleri takip ediyordum.
Fakat haber kaygısı taşımıyordum.
Telefonumu bekçi kulübesinde birkaç dakika şarj ettikten sonra birkaç görüntü alabildim.
Hepsi bu kadar…
Çünkü o gece haber yapmak değil…
Vatanı korumak önceliğimizdi.
Sabahın ilk ışıklarına kadar nöbet tuttuk.
Gece ilerledikçe kalabalık büyüdü.
Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın tarihi çağrısıyla birlikte meydanlar dolup taştı.
Türkiye ayağa kalkmıştı.
Ben o gece Boğaziçi Köprüsü’nde değildim.
Atatürk Havalimanı’nda da değildim.
Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin önünde de değildim.
Ama bugün bütün samimiyetimle söylüyorum…
Köprüde tankların önüne çıkan irade neyse…
Havalimanına koşan irade neyse…
Bahçelievler İlçe Emniyet Müdürlüğü önünde sabaha kadar nöbet tutan irade de aynı iradeydi.
Çünkü o gece…
Hiçbirimiz bulunduğumuz yeri küçük görmüyorduk.
Vatanın her karışı aynı derecede kutsaldı.
Karınca misali…
Yangını tek başımıza söndüremeyeceğimizi biliyorduk.
Ama elimizdeki bir damla suyu taşımaktan da vazgeçmiyorduk.
Çünkü bazen mesele sonucu değiştirmek değildir.
Mesele…
Safını belli etmektir.
Ve biz o gece safımızı belli ettik.
Devletimizin yanında durduk.
Milletimizin yanında durduk.
Bayrağımızın yanında durduk.
15 Temmuz gecesi sabah ezanıyla sona ermedi.
Aslında…
Asıl nöbet o sabah başladı.
Darbe girişimi bastırılmıştı.
Ama millet, iradesine sahip çıkma kararlılığını meydanlarda göstermeye devam ediyordu.
Biz de o büyük milletin bir parçası olarak, yaklaşık bir ay sürecek demokrasi nöbetlerinde yerimizi aldık.
Her akşam aynı meydanlarda buluşuyor…
Aynı bayrağın altında omuz omuza duruyor…
Aynı dualara “Âmin” diyorduk.
Çünkü mesele yalnızca bir geceyi atlatmak değildi.
Mesele…
Bu ihanetin bir daha asla yaşanmaması için hafızamızı diri tutmaktı.
O günlerde hiçbirimiz “Ben ne yaptım?” demiyorduk.
Herkes sadece şunu söylüyordu:
“Bu vatan için elimizden geleni yapmaya devam edeceğiz.”
Yıllar sonra geriye dönüp baktığımda…
Demokrasi nöbetlerinin bana öğrettiği en büyük şey şuydu:
Bir milleti ayakta tutan sadece ordusu değildir.
Gerektiğinde meydanları dolduran vicdan sahibi insanlarıdır.
O geceden bana kalan en kıymetli hatıralardan biri…
Belki de kimsenin önemsemeyeceği eski bir şapkadır.
Koştum…
Düştüm…
Kalktım…
Kalabalığın arasında ezildim…
Gece sona erdiğinde başımdaki şapka artık eski şapka değildi.
Yırtılmıştı.
Paramparça olmuştu.
Bir başkası için belki çöpe atılacak bir eşyaydı.
Ama ben onu hiç atmadım.
Çünkü o şapka benim için kumaştan yapılmış bir eşya değil…
15 Temmuz gecesinin sessiz şahidiydi.
Yeri geldi…
Demokrasi nöbetlerinde başımdan hiç çıkmadı.
Yeri geldi…
Kaldırımın üzerinde başımı üzerine koyduğum bir yastık oldu.
Bugün hâlâ ilk günkü özenle saklıyorum.
Çünkü o benim için bir şapka değil…
Bir duruşun…
Bir mücadelenin…
Bir milletin yeniden ayağa kalkışının sembolüdür.
Benim şeref madalyamdır.
Gazilik Meselesi
15 Temmuz gecesi…
Koştum.
Düştüm.
Kalktım.
Yaralandım.
Günlerce sokaklardaydım.
Emniyet Müdürlüğü önünde, Kısıklı da, Ak Parti İstanbul İl Başkanlığında ve İstanbul’un her noktasında nöbet tuttum.
Demokrasi nöbetlerinde omuz omuza durdum.
Hayatım boyunca unutamayacağım geceler yaşadım.
Ama bütün bunlara rağmen…
Hiçbir zaman kendime ait olmayan bir unvanın peşinden koşmadım.
Çünkü biliyorum…
Gazilik…
Sadece bir kelime değildir.
Bir madalya hiç değildir.
Gazilik…
Canını ortaya koymanın…
Kurşunun hedefi olmanın…
Bir uzvunu bu vatan uğruna feda etmenin adıdır.
Ben o gece yaralandım.
Düştüm.
Acı da çektim.
Belki isteseydim…
Elimdeki görüntülerle…
Şahitlerle…
Yaşadıklarımla…
Farklı yollar deneyebilirdim.
Belki bazı kapılar açılırdı.
Belki bazı unvanlar verilirdi.
Belki bugün ismimin önünde başka sıfatlar yazardı.
Ama ben…
Ben onların hakkına giremezdim.
Vicdanım buna izin vermezdi.İnsan bazen…
Hak ettiği şeyi alamadığı için değil…
Hak etmediği şeyi almadığı için huzurlu yaşar.
Benim huzurum da buradan geliyor.Bugün biri bana,”Neden başvurmadın?”diye sorarsa…
Cevabım yine değişmez.
Çünkü ben unvan kazanmak için meydanlara çıkmadım.
Vatan borcumu ödemek için çıktım.
Vatan sevgisi…
Belgeyle ispat edilmez.
Kartla ölçülmez.
Rozetle büyümez.
Vatan sevgisi…
Hiç kimse görmese bile doğru olanı yapabilmektir.
Benim için 15 Temmuz’un en büyük ödülü…
Bir unvan değil…
Çocuklarımın gözlerinin içine bakarken utanacak hiçbir şeyimin olmamasıdır.
Ve inanıyorum ki…
İnsan, en büyük madalyayı göğsünde değil…
Vicdanında taşır.
Benim madalyam da işte budur.
“Belki resmî kayıtlarda gazi değilim… Ama vicdanımın mahkemesinde, hakkım olmayan hiçbir unvanı taşımamış olmanın huzuruyla yaşıyorum.”
Aradan yıllar geçti.
15 Temmuz gecesi ve sonrasında gösterdiğimiz duruşun bir nişanesi olarak…
Yaşama Tutunanlar Platformu tarafından bir plaketle onurlandırıldım.
O plaketi…
O geceyi birlikte yaşadığımız, omuz omuza yürüdüğümüz Bahçelievler Rizeliler Derneği Başkanımız kıymetli büyüğüm Mehmet Mercan‘ın elinden almak…
Benim için tarifsiz bir gururdu.
Fakat samimiyetle söylemeliyim ki…
Ben o gece hiçbir ödül almak için meydanlarda değildim.
En büyük ödülüm…
Yıllar sonra dönüp aynaya baktığımda…
Vicdanımın bana, “Üzerine düşeni yaptın.” diyebilmesidir.
15 Temmuz gecesi yaşananlar sona ermişti.
Tanklar kışlalarına dönmüştü.
Meydanlar yavaş yavaş sakinleşiyordu.
Ama benim içimde bitmeyen bir şey vardı.
O gece yaşadıklarımızın unutulmaması gerektiğine inanıyordum.
Belki birçok insan için sosyal medya, birkaç satır yazıp geçilen bir mecradır.
Benim için ise…
Bazen tarihe düşülen küçük bir nottur.
15 Temmuz gecesi attığım bir paylaşım vardı.
O paylaşımı, gündem olsun diye yazmadım.
Beğeni almak için de yazmadım.
Birilerine görünmek için hiç yazmadım.
İçimden ne geçiyorsa…
Yüreğim bana ne söylüyorsa…
Onu yazdım.
Çünkü o gece…
İnsanları uyarmak gerekiyordu.
Dikkatli olmaları gerekiyordu.
Bulundukları yere sahip çıkmaları gerekiyordu.
Henüz birçok kişi yaşananların büyüklüğünü tam olarak anlayamamıştı.
Henüz milyonlar meydanlara inmemişti.
Henüz tarih o gecenin adını koymamıştı.
Ama ben…
Milletimin sağduyusuna güveniyor…
Birlik olursak bu ihanetin bertaraf edileceğine inanıyordum.
İşte o yüzden o paylaşımı yaptım.
Aradan tam on yıl geçti.
Bugün geriye dönüp baktığımda…
Hayat değişti.
Görevler değişti.
Makamlar değişti.
İnsanlar değişti.
Ama o paylaşım değişmedi.
Hâlâ sosyal medya hesabımın en üstünde duruyor.
Çünkü ben aslında bir paylaşımı sabitlemedim.
Bir duruşu sabitledim.
Bir karakteri sabitledim.
Bir inancı sabitledim.
İnandığım değerler değişmediği için…
O paylaşımın yeri de hiç değişmedi.
Bugün biri bana,
“On yıldır neden kaldırmadın?”
diye sorsa…
Vereceğim cevap çok nettir.
Çünkü ben günü kurtarmak için yaşamadım.
Vicdanımı rahat uyutabilmek için yaşadım.
Ve inanıyorum ki…
İnsan bazen uzun konuşmalarıyla değil…
Yıllarca değiştirmediği tek bir cümlesiyle anlatır kendini.
O paylaşım…
Benim için işte tam olarak budur.
Bugün bu satırları kaleme alırken…
Sadece kendi yaşadıklarımı anlatmıyorum.
İsmi bilinmeyen…
Hiçbir zaman televizyon ekranlarına çıkmayan…
Manşetlere taşınmayan…
Sessizce görevini yapan binlerce insanı da düşünüyorum.
Kimi bir belediyenin önünde sabahladı…
Kimi bir emniyet müdürlüğünün önünde nöbet tuttu…
Kimi meydanlarda dua etti…
Kimi yaralandı…
Kimi şehit oldu…
Kimi gazi…
Kimi ise hiçbir unvan almadan evine döndü.
Ama hepsinin ortak bir özelliği vardı.
Hiçbiri karşılık beklemiyordu.
Çünkü onlar…
Vatan söz konusu olduğunda hesabını dünyaya değil…
Allah’a veren insanlardı.
Bu vesileyle…
Başta 15 Temmuz şehitlerimiz olmak üzere…
Gazilerimizi…
Ve ismi hiçbir yerde geçmeyen bütün görünmeyen kahramanlarımızı…
Rahmetle…
Minnetle…
Ve dualarımla anıyorum.
Allah hepsinden razı olsun.
Rabbim bu millete bir daha böyle ihanet geceleri yaşatmasın.
O gece…
Aziz milletimizin iradesine kasteden hain FETÖ terör örgütünün darbe girişimi, milletimizin cesaretiyle püskürtülmüştü.
Biz görev bildiğimiz yerde durmuş…
Demokrasi nöbetlerimizi tutmuş…
Devletimizin ve milletimizin yanında safımızı belli etmiştik.
Ben ise bütün bunların ardından, hayatın kaldığı yerden devam edeceğini sanıyordum.
Meğer asıl imtihan…
Henüz başlamamış.
Henüz bilmiyordum…
Yaklaşık on beş gün sonra…
Hayatımın yönünü değiştirecek bambaşka bir sürecin içine gireceğimi…
Henüz bilmiyordum…
Beş dakikada çözülebilecek kadar açık ve basit bir meselenin…
Birilerinin kurduğu oyunlar…
Hazırladığı kumpaslar…
Ve suskun kalan vicdanlar yüzünden…
Tam üç yılımın elimden alacağını…
Ben o mücadelenin içine çoktan girmiştim bile.
O gün bunun farkında değildim.
Ama bugün geriye dönüp baktığımda görüyorum ki…
15 Temmuz gecesi verdiğim mücadele…
Aslında daha uzun bir yolculuğun ilk adımıymış.
Çünkü insan bazen tanklarla sınanır…
Bazen de iftiralarla…
Bazen kurşunlarla yaralanır…
Bazen de adaletin gecikmesiyle…
Aradan yalnızca on beş gün geçecekti.
Bu kez hedefte tanklar olmayacaktı.
Bu kez hedef…
Ben olacaktım.
Fakat şunu da herkes bilsin:
Ben o gün de hak etmediğim hiçbir şeyi istemedim.
Bugün de istemiyorum.
Hayatım boyunca bir tek ilkeye bağlı kaldım.
Hak olanın yanında durmak.
Haksızlığın karşısında susmamak.
İşte bu yüzden…
Yıllardır sabırla kaleme almayı beklediğim asıl hikâye de tam burada başlıyor.
Bu yazıyı burada noktalıyorum.
Çünkü bundan sonrası…
Bir gazete köşesine sığmayacak kadar uzun…
Birkaç satırla anlatılamayacak kadar ağır…
Belgeleriyle…
Tanıklarıyla…
Ve yaşanmış bütün gerçekleriyle…
Hazırlığını sürdürdüğüm şahitnamenin konusu olacak.
Bu daha son değil…
Asıl hikâye şimdi başlıyor.