Yeni bir eğitim-öğretim yılı daha kapıda…
Kırtasiyeler hareketlendi. Çantalar alındı, kalemler seçildi, defterlerin üzerine isimler yazıldı. Kiminin okul kıyafeti hazır, kiminin ayakkabısı…
Çocuklar için yeni bir dönem başlıyor.
Ama bu kez başka bir soru sormak istiyorum:
Çocuğun çantası hazır da, anne-babanın psikolojisi hazır mı?
Yanlış anlaşılmasın…
Ben pedagog değilim. Eğitim uzmanı da değilim.
Ama yıllardır mikrofonun arkasında insanları, aileleri ve toplumu gözlemleyen biriyim. Dolayısıyla bugün bir uzman gibi reçete yazmaya değil, hepimizin hayatının içinden bir meseleye dikkat çekmeye çalışıyorum.
Çünkü bir çocuğun okula başlaması sadece çocuğun hayatında başlayan yeni bir dönem değil.
Anne-babanın hayatında da yeni bir dönem başlıyor.
Özellikle okul öncesi, birinci sınıf ve beşinci sınıfa başlayacak çocuklar için bu dönem çok daha farklı.
Yeni bir okul…
Yeni bir öğretmen…
Yeni arkadaşlar…
Yeni bir düzen…
Belki de ilk defa anne-babanın elini bırakıp kendi başına bir sınıfa girmek.
Çocuk açısından bakınca heyecan verici olduğu kadar tedirgin edici de olabilir.
Ama bir de anne-babaya bakalım.
Çocuğunun ilk kez okul kapısından içeri girdiği o anı düşünün.
Çocuk sınıfa giriyor…
Anne-baba kapının dışında kalıyor.
İşte o anda aslında sadece çocuk değil, anne-baba da bir eşiği geçiyor.
Çünkü o güne kadar elinden tuttuğu, her adımını takip ettiği çocuk artık kendi küçük dünyasını kurmaya başlıyor.
Peki biz anne-babalar ne yapıyoruz?
Çocuğun çantasına onlarca şey koyuyoruz.
Kalem…
Silgi…
Defter…
Beslenme…
Su…
Ama acaba çocuğun zihnine ne koyuyoruz?
“Dikkatli ol.”
“Öğretmenini dinle.”
“Arkadaşlarınla kavga etme.”
“Ödevini unutma.”
“Çantanı kaybetme.”
“Derslerine çok çalış.”
Daha okulun kapısından girmeden çocuğun omuzlarına kocaman bir sorumluluk listesi bırakıyoruz.
Belki de bazen biraz durup şunu söylemek gerekiyor:
“Git, okulunu tanı. Arkadaşlarını tanı. Öğretmenini tanı. Okulunu sev. Gerisini birlikte hallederiz.”
Çünkü çocukların sadece başarılı olmaya değil, okulu sevmeye de ihtiyacı var.
Bir de işin görünmeyen başka bir tarafı var:
Ekonomi…
Bugün bir çocuğu okula hazırlamak sadece duygusal bir hazırlık değil.
Çanta…
Ayakkabı…
Kıyafet…
Kırtasiye…
Servis…
Beslenme…
Ve daha birçok masraf.
Anne-baba çocuğunun eksiği olmasın diye elinden geleni yapıyor.
Ama bazı evlerde başka bir hesap daha yapılıyor:
“Bunu da nasıl karşılayacağız?”
Çocuğun çantası dolarken, anne-babanın cüzdanı biraz daha hafifliyor.
İşte bunu da görmezden gelemeyiz.
Çünkü eğitim sadece okul sıralarında konuşulan bir mesele değil; evin mutfağında, markette, servis durağında ve aile bütçesinin başında da konuşuluyor.
Bu yıl Milli Eğitim Bakanlığı tarafından özellikle okula yeni başlayacak çocukların uyum sürecinde ailelerin daha aktif rol almasını hedefleyen çalışmalar da hayata geçiriliyor.
7-11 Eylül tarihleri arasında gerçekleştirilecek uyum haftasıyla birlikte ailelerin çocuklarının okula alışma sürecine eşlik etmesi amaçlanıyor.
Bence burada önemli olan sadece birkaç saatlik izin ya da bir programın uygulanması değil.
Asıl önemli olan, çocuğun okula uyumunda ailenin de bu sürecin bir parçası olduğunun kabul edilmesi.
Çünkü çocuk okula gidiyor diye anne-babanın görevi okul kapısında bitmiyor.
Tam tersine, belki de başka bir biçimde devam ediyor.
Ve bence anne-babaların kendilerine sorması gereken en önemli soru şu:
“Benim kaygım çocuğuma geçiyor mu?”
Çocuğumuzun başına kötü bir şey gelmesinden korkuyoruz.
Başarısız olmasından korkuyoruz.
Arkadaş edinememesinden korkuyoruz.
Öğretmeniyle sorun yaşamasından korkuyoruz.
Ama bazen farkında olmadan bütün bu korkuları çocuğumuza taşıyabiliyoruz.
Oysa çocuk bazen anne-babasının söylediğinden çok, hissettiğini anlıyor.
Biz rahat olursak o da rahatlıyor.
Biz sürekli endişelenirsek o da dünyanın çok tehlikeli bir yer olduğunu düşünmeye başlayabiliyor.
Elbette hayatın bütün risklerini ortadan kaldırmak mümkün değil.
Ama çocuğumuza şu güveni verebiliriz:
“Ne olursa olsun, ben buradayım.”
Belki de bir çocuğun ihtiyacı olan en güçlü cümlelerden biri bu.
Bir de kabullenmemiz gereken bir gerçek var:
Çocuklarımız büyüyor.
Dün elimizden tutup yürüyen çocuk, bugün okul çantasını sırtına takıyor.
Dün bizimle uyuyan çocuk, bugün kendi arkadaş çevresini kuruyor.
Dün her sorusunun cevabını bizden bekleyen çocuk, yarın kendi kararlarını vermeye başlayacak.
Ve anne-baba olmak biraz da bunu öğrenmek değil mi?
Çocuğun elini gerektiğinde tutmak, gerektiğinde ise kendi ayakları üzerinde durmasına izin vermek…
Ne tamamen bırakmak…
Ne de sürekli peşinden gitmek.
Belki de mesele tam olarak burada.
Yeni eğitim-öğretim yılı bütün çocuklarımıza, öğretmenlerimize ve ailelerimize hayırlı olsun.
Çocuklarımızın çantaları kitaplarla, defterlerle, kalemlerle dolsun.
Ama gönülleri de merakla, sevgiyle ve umutla dolsun.
Anne-babalar da çocuklarının başarısından önce, onların mutlu ve iyi insanlar olmalarını dilesin.
Çünkü her çocuk aynı hızda büyümüyor.
Her çocuk aynı şekilde öğrenmiyor.
Her çocuğun hikâyesi farklı.
Ve belki de bizim görevimiz, çocuklarımızı birbirleriyle yarıştırmak değil;
kendi yollarında güvenle yürüyebilmeleri için onlara eşlik etmek.
Çocuğun çantası hazır…
Kırtasiye tamam…
Okul kıyafeti hazır…
Peki ya biz?
Anne-baba olarak yeni döneme hazır mıyız?
Benim cevabım şu:
Hazır olmak, her şeyin kusursuz olması değil.
Çocuğumuzun yanında olduğumuzu ona hissettirebilmek.
Gerisi bir şekilde yolunu buluyor.
Yayınlanma Tarihi: 02.09.2026